Aydınlarımız sınıfta mı kaldı? – Cabir Doko

“Aydın” kelimesine her dönem medyada sık sık rastlamaktayız. “Aydın” kişilere toplum her zaman ayrı bir değer vermiş, kendince görevler ve anlamlar yüklemiş ve dolayısıyla belli başlı beklentilere girmiştir. Aydın kişilerin önemini ve fonksiyonlarını daha iyi kavramak ve analiz edebilmek için ilk önce bu kelimenin manasını incelemek ve çözmek, daha sonra ise bu özellikleri pratikte sorgulamamız en doğru olacaktır.

Sözlüğe göz attığımızda “aydın” kelimesi aydınlık ve aydınlanma gibi temel kavramlardan gelmketedir. Yani aydınlanmış, ışığını almış demektir.

Peki yalnız ışığı almak, absorbe etmek kendi başına pozitif bir olgu mudur yoksa karanlığa düşüp kaybolan ışığın değeri, lütfu da kaybolmaz mı? Işık ancak yansıyıp da etrafa saçıldığında anlam ve önem kazanmaz mı? Bilgiye, yeteneklere sahip olmak aydın insan olmaya yeterli midir? Felsefe ile naifliğin arasında gidip gelen bu sorulara cevap ararken günümüz aydınlarını ve yaşadıkları ortamın ilişkisini değerlendirip, bir takım sonuçlara ulaşmaya çalışalım.

İlk önce şunu belirtmek gerekir ki bilgisini, ilmini, dünyasını sadece laboratuvarda, çalışma odasında, kitapların, notların arasında kapalı tutan bireyler aydın olma mertebesinden uzakta faaliyet göstermektedirler. Aydın insan bulunduğu toplumu, hatta dünyayı olumlu olduğuna inandığı yönde değiştirmek isteyen ve buna çaba harcayan kimsedir. Kendi çıkarından çok,  umumi çıkarları göz etmek her aydının temel görevidir. Aydın kişi, içinde yaşadığı toplumsal ortamı sağlıklı bir şekilde analiz eder, sorunları ortaya koyar ve daha iyi, daha güzel, daha adil ve yaşanılır bir ortamın elde edilmesi için savaş verir.

İnsanoğlunun ilk evrelerinden başlayarak, tarih boyunca insanın özgürleşmesi, bilim, sanat, siyaset, alanlarındaki gelişim; cesur bir şekilde ‘yalnışa yalnış’ diyen aydın kesimin sayesinde olmuştur. Bu olmazsa olmaz etkene Antik Yunanistan’dan, Rönesans’a, çağdaş toplumlara kadar her dönem rastlanmaktadır. Bunu başarabilmek için ise sadece olağanüstü bilgi ve birikim yetmemektedir. Bütün bunların yanında ciddi bir karakter, erdem ve kişisel çıkar kaygılarından arınmış olmak gerekir.

 Yukarıda kısaca özet geçtiğim özelliklerin hepsi sanatçılar için de geçerlidir. Sadece birkaç oyunda, filmde yer almak, şiir, roman yazmak, şarkı söylemek, resim çizip, heykel yaratmak sanatçı olmak için yeterli değildir. Kendi dünyasını estetik kurallar dahilinde insanlığa aktarmaya çalışan sanatçılar eserleriyle geniş kitlelerle iletişim ve etkileşim içindedirler. Sanatçı kişi düşünce yapısı, sezgileri ve izlenimleriyle çağının önünde olması gerekir. Dolayısıyla topluma yön vermesi ve beşeri sorumluluktan kaçınmaması gerekmektedir. Sanatçılar eleştirisel ve sorgulayıcı bakış açısına sahip olmalıdırlar, aksi takdirde belli kişilerin ve güçlerin maşası olmaktan öteye gidemezle

 Aydın ve sanatçı kesimin üzerine sunmuş olduğum bu temel unsurlar dahilinde kendi toplumumuzdaki aydınları bulmaya çalışalım şimdi de. İlk önce şunu belirtmek gerekir ki Makedonya’da Türkler olarak bağımsızlıktan bu yana aydın üretme ve promove etme sorunuyla karşı karşıya kalmaktayız. Bunun sebeplerini aramak ve açıklamak kuşkusuz ki başka bir yazıda temellice ele alınması gereken bir konu. Ancak gelinen bu durumda hepimizin belli ölçüde suçlu olduğumuz da yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmakta. Ne yazık ki çoğu konuda olduğu gibi ana sorumlular suçlarını kabul etmedikleri gibi sanal bir gerçeklilik yaratma kaygısına girmiş durumdalar.

Haddimi aştığımı düşünsem de üzülerek belirtmeliyim ki son yıllarda Makedonya’daki Türk aydın kesimi sınıfta kalmıştır. Ama madem ki bunu belirtmesi gereken kurumlar ve kişiler yıllarca susmaktalar o zaman Don Kişot rolünü az buçuk da olsa üzerime giymek ve bu sert eleştirileri kaleme almak zorunda hissediyorum kendimi. Bunu bir neslin, bir gençliğin feryadı olarak da kabul edebilirsiniz.

Ne yazık ki sadece Master, Doktor, Profesör ünvanlarının peşinde koşan, tek gayesi kokteyllerde, resepsiyonlarda, kimsenin okuyup izlemediği gazete ve tv köşelerinde yer almak olan, kendin pişir kendin ye tarzında dağıtılan takdirname ve ödüllere tapan bir aydın kesime sahibiz. Susmayı ve belli güçlerin himayesi altında kalmayı yeğleyen bu şahısların bilgisi ve yeteneği de suya düşmektedir.

Toplumsal ve siyasi sorunların baş gösterdiği toplumlarda sorumluluğu ve görevi artan aydınlarımızın, sanatçılarımızın susması, taraf tutması ve köşeye çekilmesi kabul edilemez bir durumdur. Bu tip hassas zamanlarda aydınların vereceği destek ve duruş çok büyük öneme sahiptir.

Bütün bu sancılı yıllarda aydınlarımıza neredeler? Onlara ne oldu? Niye çıkıp özgürce fikirlerini beyan edememekteler? Toplumda Türkler olarak yıllardır uğraşarak elde ettiğimiz yapıcı unsur görevini ve saygınlığını kaybetmekle yüz yüze olduğumuzun farkına halen varamadılar mı?

Genç bir birey olarak Makedonya’da yaşayan ve faaliyet gösteren aydınlarımızı, aydın adaylarımızı ve kendini aydın hisseden bütün soydaşlarımızı tavır göstermeye ve kitlelerin uyanmasında, bu karanlık dönemin aydınlığa kavuşması yönünde gayret göstermeye davet ediyorum.

Bir parantezi de meslektaşlarım olan tiyatroculara açmak istiyorum. Türk Tiyatrosunda, diğer tiyatrolarda kadrolu olarak yer alan, akademilerde halen öğrenci olan, emekli, işsiz tüm tiyatrocu arkadaşlarıma sesleniyorum. Tiyatro sanatı her zaman rejimleri yıkmış, haksızlığa karşı tavır sergilemiştir. Bu rejime karşı susarsak, adaletsizliğe, ırkçılığa, yalana karşı sadece gözlemci rolünü üstlenirsek kendimize tiyatrocu deme lüksümüz olabilir mi? İleride Brecht, Şekspir, Moliere gibi yazarların eserlerini sahnelerken kendimizden utanmayacak mıyız?